İmam-ı Gazali



İmam-ı Gazali

Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Ahmed' (H. 450/505/m. 1058-1111) Tus şehrinde doğdu. Yasadığı yüzyıl siyasî bakımdan çalkantılı, fakat İlmî ve dinî hayat bakımından İslâm dünyasının ve hatta o günkü dünyanın en parlak dönemini teşkil eder. Ayrıca Gazâlî, yalnız döneminin değil, bütün İslâm düşüncesi tarihinin en önde gelen düşünürlerindendir. Ehl-i sünnet inancına yaptığı hizmet, kendisine Huccetü'l-Islâm lakabının verilmesine sebep oldu. Fıkıhta Şâfiî, kelâmda Es'ariyye ekolünü benimsemiş olan Gazâlî ömrünün sonlarını tasavvufî bir hayat içinde geçirdi.

Gazâlî; Kelâmcılar, sûfiyye, Bâtınîler ve özellikle yunan kaynaklı felsefe dahil, devrinin bütün düşünce şekillerini olabildiğince tahlil ve tenkitten geçirdi (De Boer, İslâm'da Felsefe tarihi, Çev, Yasar Kutlay s. 109).

Eserleri, İslâm dini ve düşüncesinin hemen her alanı ile ilgili olduğu gibi, her zihin seviyesindeki İnsan a hitap edecek şekilde de hem yaygın hem yüksek bir özelliğe sahiptir. Başlıcaları; 0hyâ'ü-Ulûmi'd Dîn: Şam'da inzivada bulunduğu sırada yazdığı, 0nanç, İbâdet ve tasavvufa dair konuları içine alır. El-Munkiz'u-mine'd-Dalâl: Düşünce hayatını ve kendisinin geçirdiği ruhâ-manevî merhaleleri anlattığı eseridir. Bu eser değeri bakımından Augustin'in "Les C onfessions" (itirafla) ina; Descardes'in "Metot üzerine Konuşma" sına ve Rousseau'nun "itiraflar" ına benzetilir (HIlmi Ziya Ülken, İslâm Felsefesi-Kaynakları ve Tesiri, İstanbul, 1967, s. 120). Mekâsidu'l-Felâsife: Felsefenin mahiyetini ve filozofların delillerini sergiler. Daha sonra tenkit edeceği İslâm mesaî (Aristocu) felsefesinin güzel bir tanıtımı mahiyetindedir.

Mi'yâru'l-Ilm ve Mihakkü'n-Nazar: Bu iki eser, klâsik mantığın temel problemlerini sergiler ve mantığın öneminden bahseder.

el-Iktisad fi'l-i'tikad, Ilcamu'l-Avân an Ilmi'l-Kelâm, Mizânu'l-Amel, Miskâtu'l-Envâr, Cevâhiru'l-Kur'ân, er-Risâletü'l-ledunniyye Faysalu't-Tefrika, Kimyayı Saadet, Mearicü'l-Kuds, el-Mustafa isimli eserleri ise Kelâm, tasavvuf ve ahlâka dairdir. Gazâlî, sözü geçen eserleriyle İslâm inanç ve düşünce hayatinin günümüze kadar gelen meselelerinin hemen hepsiyle ilgilendiğini göstermektedir.

Bütün endişesi İslâm akidesini, buna bağlı olarak da İslâm ahlâkini ve düşüncesini savunup yaymak olan Gazâlî, din ile doğrudan ilgili bulunmayan diğer ilimleri de İslâm dinini esas alarak değerlendirmiştir. Bu sebeple de devrinin geleneğine uyarak bütün ilimleri, İslâm inancını esas kabul ederek bir sınıflamaya tâbi tutmuştur.

Buna göre, ilimler önce;

a- Ser'î (dinî) ilimler: Usûl, yani Tevhid İlmi ve furu' amelî ilimler.

b- Aklî ilimler: Rîyazî ve mantıkla ilgili olanlar; Tabiî ilimler, metafizik (varlık İlmi) diye ana bölümlere ayrılır. Daha sonra, İlâhiyât, Siyâset ve Ahlâk da aynı ilimler olarak yer alır (Gazâlî, Makasidu'l Felâsife Nsr. Süleyman Dünya, Kahire,1960, s. 134 vd).

Gazâlî'nin ilimleri değerlendirişi, din-ilim ve din-felsefe ilişkileri gibi, günümüz İnsanini yakından ilgilendiren hususlara ışık tutacak mahiyettedir. Ona göre, matematik, Geometri ve Astronomi gibi ilimlerin olumlu veya olumsuz denebilecek şekilde din ile ilgili bir yönü bulunmamaktadır. Bu ilimlerin meseleleri, aklî delillerle ispat edilen konular olup, öğrenildikten sonra inkâra mahal bulunmayan hususlardır. Din adına bu gibi ilimlere karsı çıkmak, dine zarar verir. (Gazalî, el-Munkiz'u-mine'd-Dalâl, çev. Hilmi Güngör, İstanbul 1948 s. 18). Mantık İlmi de dinin esaslarıyla ilgili bulanmadığından, onun reddedilmesi doğru değildir. Şayet, yukarıdaki bu söz konusu ilimler din adına reddedilecek olursa, reddedenin aklında hatta dininde bir kusur olduğu şüphesi uyanabilir (Gazâlî, a.g.e., s. 20-21).

Tabiatı kendine konu edinen ilimlere gelince, bunlar, âlemdeki cisimlerden yani, gökler, yıldızlar, yerdeki su, hava, toprak, ateş gibi basit cisimlerden, hayvanlar, bitkiler, madenler gibi bileşik cisimlerin değişme ve gelişmelerinden bahseder. Din, tip İlmini olduğu gibi, bu çeşit tabiata dair ilimleri de inkâr etmez. Ancak, felsefeciler (felâsife) ilâhiyata dair ve metafizikle ilgili konularda yanılmışlardır der (Gazâlî a.g.e., s. 22-25).

Gazâlî, İslâm dünyasının siyasî çalkantılı döneminde ve İslâm inancının çeşitli düşünce akımlarıyla mücadele ettiği bir sırada yasadığından, inanç konularını ele alıp savunun kelâm İlmini, aklî meseleleri işleyen felsefeyi ve dini hayatı bu İkisinin üstünde ve dışında tamamen ruhî bir yaklaşım içinde görmeye çalınan tasavvuf ekollerini ciddi bir tenkit ve tahlilden geçirme ihtiyacı duymuştu. Onun birinci gayesi, İslâm inancına ve ehl-i sünnet akidesine gelebilecek her çeşit hücuma karşı koymaktı (Mâcit Fahri, İslâm felsefesi Tarihi, Çev. Kasım Turhan, İstanbul 1987, s. 174). Bu sebeple, günümüz Müslümanlarına da ışık tutacak bazı temel İlkeler tespit etmişti. Buna göre,

Kelâmcılar, İslâm dininin inanç esaslarını bidat ehline yani, ehl-i sünnet ve'l-cemaat yoluna uymayan her çeşit inanç ve düşünceye karsı savunurken, onların delillerini ve mantığını da kullanmak durumunda kalmışlar, sadece karsılarındakilerin fakirlerinin yanlışlığıyla uğraşmamışlardır. Oysa Gazâlî 'ye göre bu usûl ile halkı bile ikna etmek mümkün değildir. Yine, kelâmcılar bu İlmin amacı dışına çıkmışlardır. Çünkü, herkes için yararlı olmayacak olan bu İlmi çok yaygınlaştırmışlardır. Gazâlî, İslâm inanç esaslarını bir savunma aracı olan kelâm İlmini, şüpheye düşmüş zeki kimselerin şüpheden kurtulmak gayesi ile ve İslâm inancını savunan bilginlerin' dini savunmak için öğrenmesinin uygun olacağını söyler.'

Gazâlî'nin en mühim yönlerinden biri de, felsefe ile olan ilişkisidir. Onunun felsefe çalışması, İslâm düşüncesinde ve ilâhiyat alanında kendisinden sonra gelen düşünürlerin ve düşünce alanlarının her birinde etkili olmuştur. Bu konuda kullandığı metot ise, felsefesine karsı olduğu, Aristo mantığını kabul ederek ve felsefeyi yakından tanıyarak, felsefe tenkitçiliği seklinde ortaya çıkar. (W. Montgommery Watt, İslâmî Tetkikler, İslâm Felsefesi ve kelâmı, çev. Süleyman Ateş, Ankara 1968, s. 108 vd.).

Gazâlî'nin bir felsefe tenkitçisi olarak İslâm dünyasında derin etkisine ek olarak, onun "şüphe, hakkı götürür." prensibiyle Fransız düşünürü Descartes'e "Sebep ile sonuç arasında zorunlu bir bağlılık yoktur" düsturu ile David Hume'a ve "Aklin bütün meseleleri kavrayamadığını" ileri süren İlkesiyle de Alman düşünür Kant'a öncülük ettiği söylenir (Cavid Sunar, İslâm Felsefesi Dersleri, Ankara,1967, s. 115).

Gazâlî'nin felsefe'den amacı, dinin felsefeden üstün olduğunu göstermektedir. Ulaşmak İstediği şey de, her türlü şüpheden uzak kesin (yakînî) bilgidir. O, aradığı kesin bilgiyi dünya ile ilgilerini kesmiş olan kalbin safiyetinde bulur. bu tavrıyla da genelde tasavvufa meyleder. Allah hakkında bir bilgiye sahip olmanın şartı; mal, evlat, makam, mevki, vb. dünya ile ilgili bağlardan kurtulma, dilin daima Allah'ı zikretmesi ve nihayet dildeki zikrin kalbe intikâl edip, hatta kişinin kalbinden de lâfız ve kelimelerin silinip, sadece onları manasının kalmasıdır. Kişi ruhu temizleme yoluna girip, bu yolun gerektirdiği şeyleri uygulamaya başlayınca, kendisinde Allah'ı tanıyıp bilmeye yarayan kesifler ve müsâadeler zuhûr etmeye baslar (Gazâlî, ihya, III, s. 19).

Hayatinin sonlarında yazdığı ve bir otobiyografik eser olan el-Munkiz'u mine'd Dâlâl'de Gazâlî kendi zihnî ve ruhî durumunu anlatır. Burada derin ve hakikati arayan bir şüphe sergilenir. O, bu yıpratıcı şüpheden Allah'ın lütfu ile kalbine attığı bir nur yardımıyla kurtulur. Böylece, apaçık hakikatleri aklin, akil yürütmenin ve mantığın yardımı olmaksızın yani delilsiz ve ispatsız bir şekilde birdenbire kavraması mümkün olmuştur (Gazâlî, el-Munkiz, s. 8), Allah'ın kereminden gelen bu nur ile gerçeğe ulaştıktan sonra, kendi zamanındaki hakikat araştırıcılarını bu sahip olduğu ölçüye göre dört sınıfa ayırır ki, bu tasnif, İslâm düşüncesindeki ana ekollerin bir eleştirisi demektir.

a) Kelâmcılar: Bunlar, dinin esaslarını mantıktan çıkardıkları delil ve kaidelere göre savunmaya çalışırlar. Fakat bunlar, "Hâl gözüyle" keşfedilmemiş apaçık dayanaklardan çıkmadığı iç in yeterli gayretler değildir.

b) Felsefeciler (felâsife): Kendi gayretleriyle araştırdığı felsefede Gazalî filozofları üç ana grupta toplar:

1- Dehriyyûn (Materyalistler): Allah'ın varlığını ve ruhu inkâr eden; âlemin ezelî ve ebedî (başlangıçsız ve sonsuz) olduğunu ileri sürenlerdir. Bunlar, kâfir ve zındık bir guruptur.

2- Tabîiyyûn (Natüralistler): Gazâlî'ye göre bunları da inkârcı (zındık) saymak gerekir. Çünkü onlar, âlemi tanıyınca, Allah'ın varlığını kabul ettiler fakat, ruhun ölmezliğini ve ahiret hayatini inkâr ettiler.

3- 0lâhiyyun: Gazali'ye göre bu gurubun da iman esaslarına uygun bulunan yönlerinin yanında, imanla uyuşmayan tarafları da vardır. Felâsife (felsefeciler) zümresini teşkil eden bunların önde gelenleri, Eflâtun ve Aristoteles'in düşüncelerini İslâm dünyasında devam ettirenlerdir. Gazâlî'ye göre felsefecilerin en mühim yanlışları, ilâhiyat konusudur. Aristocu (messâî) diye bilinen bu filozoflar, gurubunun Tehâfütü'l-Felâsife (Filozofların tutarsızlığı) adli ünlü eserinde üç meselede küfre, on yedi meselede de bidat ve sapıklığa düştüklerini ileri sürer (Gazâlî, Tehâfütü'l-Felasife (Filozofların tutarsızlığı) çev. H. Bekir Karlığa, İstanbul 1981 s. 14-16). Buna göre felâsife; Kıyamet günü hasrın beden ile olmayacağını yani sadece ruhen vücut bulacağını, Allah'ın âleme ait teferruatı değil de sadece Küllî (genel kanunları bildiği), Üçüncüsü de, âlemin kadîm (ezelî) olduğunu ileri sürdükleri için Gazâlî'ye göre küfre girmişler yani, İslâm dini açısından inkârcı durumuna düşmüşlerdir.

c) Bâtınîler: Gazâlî'nin ehl-i sünnet inancı karsısında değerlendirdiği ve reddettiği diğer bir grup da, kendi döneminde İslâm akidesi için büyük tehlike teşkil eden Bâtınîlerdir. Bunlar, her şeyin zahirî (dış) ve bâtinî (içderûnî) manaları bulunduğunu iddia edenlerdir. Bunlara göre, bütün farzların ve sünnetlerin zahirleri birer İşaret ve remizden ibarettir, gerçek manalar ise, bâtında gizlidir. Bâtınîler bu iddialarından yola çıkarak Ayetler Hadisler ve din ile ilgili her hususu bâtinî bir yoruma (tevile) tabî tutarlar. Halbuki bu durum İslâm dinine uygun değildir.

Gazâlî zamanında Hasan Sabbah gizli bir teşkilat kurup, etrafındaki fedâilerle dehşet saçarı hareketlere girişmişti, kendini de masum (hata etmez ve günahsız) İmam diye tanıtmıştı. Bu durum, İslâm dini için hem inanç bakımından hem de siyasî olarak bir tehlike oluşturmuştu. Onların temel İlkeleri, birliği temin etmek için bir İmam-i masum'â bağlanmak ve bütün bilgileri ondan öğrenmek gerektiği seklindeydi (Gazâlî, Munkiz, s. 31, vd.) Gazâlî, onlara karşı, Müslümanların İmam-i masum'u Hz. Muhammed (s.a.s)'dır. Biz, Allah tarafından ona indirilen Kuran-ı Kerîm'e ve onun sünnetine bağlıyız diyerek, Bâtınîliği kesinlikle reddeder (0brahim Agah Çubukçu, Gazâlî ve Bâtınîlik, Ankara 1964 s. 51, 70).

d) Mutasavvıfa: Tasavvuf ehli

Gazâlî, yukarda sözü edilen üç zümreyi İslâm dini karsısında tenkit ettikten sonra, derinlemesine sûfileri tenkit eder. Ona göre sûfiler, İlmin yanında amelin de lüzumuna inanmış olan gurubu teşkil eder. Onların gayesi, nefsi kötülüklerden temizlemek ve zikir yoluyla kalpten, Allah sevgisinden başka her şeyi atmaktır. Düşünce ile fiili (ameli) birleştiren tek yol buydu. Ona göre büyük sûfilerin arzu ettikleri şey, tatmak ve yaşamaktı. Nefsin arzularını yok etmek, kalbin dünya ile alâkasını kesmek, gurur, kibir, şöhret ve gelecek endişelerini asmak onların baslıca faziletleridir. Bu faziletler gerçekleşince İnsanda kalp gözü açı lir. Gazâlî'nin kalbin mahiyeti ve Kalp Gözü hakkındaki açıklamaları 0hya, Mizânu'l-Amel, munkiz, Risâletü'l-Ledunniyye ve Mikatü'l Envâr isimli eserleri başta olmak üzere, diğer eserlerinde de yay İlmiş durumdadır. Burada onun kalp ve kalbî bilgi hakkındaki düşüncesi söyle özetlenebilir:

Kalp, Allah hakkındaki bilginin doğduğu yerdir. O, bir çeşit cevherdir, İnsan hakikati onunla kavrar. Kalp, İnsan ruhunun keşif ve sezgi gibi en yüksek derecesini teşkil eder. Ve bir ayna gibi eşyanın aslini kavrar. Kalp, akilli kimseyi hayvandan, küçük çocuktan, deliden, ayıran bir mana taşır, maddî göz yani beden gözü dışı (zahiri) görür fakat içi görmez. başkasını görür, kendisini görmez, sonluyu görüp kavram sonsuzu kavrayamaz. Kalp gözündeki nur ise bir olgunluk (kemâl)'tur, yukarda maddî göz için söylenen eksiklikler onda yoktur. O, başkasını idrak ettiği gibi, kendini de idrak eder. Ona, uzak-yakın birdir, eşyanın sırlarına nüfûz edebilir. Kalp gözüne Akil, Ruh, İnsanî nefis gibi isimler verilir. (Necip Taylan, Gazâlî'nin Düşünce Sisteminin Temelleri, Bilgi-mantık-iman, İstanbul, 1989, s. 91 vd.).

Gazâlî bu fikirleriyle, soyut düşünce ve mantığa karşı, yaşanmış tecrübeyi ve zevki koyarak, bunu hakikate ulaştıran bir yol olarak görmüştü. Ona göre tasavvufun asil değeri de akil üstü (irrasyonel) âleme açılmış bir kalp gözü olmasından, nazârî olan ile amelî olanı birleştirmesinden, hakikati bizzat yaşanan tecrübeden çıkarmasından ve ahlâkî hayat için bir örnek olmasından geliyordu.

Görüldüğü gibi Gazâlî, sûfîlerin zevk ve dînî tecrübe metotlarını benimser, fakat burada yanlış bir hükme varanları da tenkit eder, meselâ; Allah ile birleştiğini, ona hulûl ettiğini, dînî cezbe ve istiğrak (ekstaz) halinde, kendilerini her türlü dînî emrin üstüne çıkmış diye kabul eden bazı sûfilerin bulunduğunu, oysa, bu gibi durumlarına dine tamamen aykırı şeyler olduğunu söyler (Gazâlî el-Munkiz, s. 44, vd.; Necip Taylan, a.g.e. s. 108. vd.).

Gazâlî'nin üzerinde durduğu çok önemli kavramlardan biri de Akil kavramı ve aklin din ile olan ilişkisidir. O, akli çeşitli anlamlarda kullanmıştır. Meselâ; nazarî bilgileri kavramak için İnsanin yaratılıştan sahip olduğu kâbiliyettir. İnsan, hayvandan bu hususiyeti ile ayrılır. Bazen, tecrübeden elde edilen bilgilere de akil denir. Nitekim, tecrübeli kimseye akilli kişi denilmektedir. Ayni şekilde devamlı olan mutluluğu kazanma kabiliyetine de akil denir. Bundan hareketle Gazâlî'ye göre aklî ilimleri ser'î (dinî) ilimlere aykırı diye görenler câhillerdir. Akıl, doğru yolu şerîatsız bulamadığı gibi, şerîat (din) da ancak akıl ile anlaşılıp açıklığa kavuşabilir, Bu anlamda akil göze, şerîat da ışığa benzer. Başka bir ifadeyle, din binadır, akil ise, onun temelidir. Binasız temel anlamsızdır, temelsiz bina ayakta duramaz.

Akıl ile Nakil (nass) ilişkisinde yorum (tevil) yapanın durumunu da Gazâlî söyle tespit eder. Tevil yapanlar söyle gruplandırılabilir: 1- Yalnız nakle değer verenler, 2- Sadece Akla değer verenler. 3- Akli esas tutup nakli, akla tabi kılanlar. 4- Nakli esas alıp, akli nakle tabi kılanlar, 5- Hem nakli hem akli esas alıp İkisine birden değer verenler. Gazâlî'ye göre en doğru yolu bu besincisi bulmuştur. Kısaca Gazâlî'ye göre akıl ve din birbirini tamamlar. Aslında bu İki taraf, birbirine aykırı da değildir. Din aklın değerini inkâr etmediği gibi, onun önemini vurgulayan ve İnsanı düşünmeye yönlendiren bir çok Ayet-i Kerime ve hadisler vardır. Böylece Gazâlî akıl-din ilişkisini karşılıklı bir ihtiyaç ve uzlaşma tarzında yorumlayarak, aklî ilimler ile dinî ilimleri, din ile dine aykırı düşmeyen düşünceyi uzlaştıran bir yol tespit eder.

Gazâlî'nin yaşadığı dönemin dinî bakımdan olduğu gibi siyasî bakımdan da önemli olduğunu biliyoruz, o, siyasetle ilgili düşüncelerini et-Tibri'l-Mesbuk fi Nasaihi'l-Mülûk, el-Munkiz, ihya, Kimyay'i-Saadet, el-Iktisad fi'l-0'tikad gibi eserlerinde ilgisi oldukça belirtmiştir. 0limler sınıflamasında siyasete ayrı bir yer vermiş ve siyasetin İnsan ve toplum hayati için gereğini belirtmiştir.

Gazâlî'ye göre siyaset, İnsani iyi yola yönlendiren bir ilim olan ahlâkın yanında yer alır. İnsan hayatı için bu dünyada belirlenmiş davranış İlkeleri gereklidir. Çünkü, onlar aynı zamanda ahiret hayatına hazırlığın da bir gereğidir. Sağlam bir dünya teşkilatı ve çalışması olmadan ahiret hayatı içinde istikrar içinde çalışamaz. Bir yerde kanun ve nizamin temin edilememesinden dolayı siyasî bir istikrarsızlık varsa, orada Allah'a hizmet edebilecek zihnî bir sükunet de olamaz onun için İnsan dünya-ahiret uyumunu kurmalıdır.

Gazâlî, İnsanin tek başına yaşayamayacağı yani daima hem cinsine muhtaç olduğu İlkesinden hareketle İslâmî yönetimi yani devletin gerekliliğini belirtir. Bu durum, neslin devamının şartı olduğu gibi, ihtiyaçların karşılıklı ilişkilerle temin edilmesinin de şartıdır. Fakat İnsanlar toplum halinde yasarken, karşılıklı ilişkiler içinde bulunacaklarından, aralarında bazı kavga ve anlaşmazlıklar da tabiî olarak çıkacaktır. Bunu önlemek için bir hukuk sistemi ve hükümet gerekli bulunduğu gibi, bu siyâsî nizami sağlayacak bilgi, basiret ve önderlik vasıflarına sahip kimselerinde bulunması gereklidir.

Gazâlî, İslâm devlet başkanlığı için altısı yaratılıştan, dördü müktesep on özelliğin bulunması gerektiğini belirtir. Bunlar, bulûğ çağına gelmiş olmalı, akilli, hür, erkek, duyu organları sağlam olmalı, cesaretli ve otoriter olmalı, adil olmalı, çıkacak yeni durumlara göre en uygun yolu seçebilmeli, takva sahibi, cömert ve bilgili olmalı (Harun Han Sirvanî, İslâm da siyasî Düşünce ve 0dare, s. 97. vd).

Gazâlî'nin düşünce sisteminin orijinal kabul edilen yönlerinden biri de, kendisinin bu konuda batili filozoflarla karsılaştırılmasına gerek duyulan sebeplilik (nedensellik) meselesidir. Tehâfütü'l-Felâsife isimli eserinde filozofları tenkit ettiği en önemli felsefe problemlerinden biri olan bu konu, sebep-sonuç arasında görülen ilişkinin mutlak ve zarurî olmadığı seklinde özetlenebilir. Oysa, sebep-sonuç münasebeti felsefe ve mantıkta birbirine kesin ve zarurî olarak bağlı görülmektedir. Gazâlî, böyle bir düşüncenin mucizeyi inkâr etmek olacağı anlayışından hareketle, sebep-sonuç ilişkisinin neticesini bir zarûret (vucûb) değil de olabilir (caiz) olarak görür. Çünkü söz konusu İki taraftan birinin varlığı, diğerinin de var olmasını gerektirmez ve böyle bir gereklilik anlayışı alışkanlıktan kaynaklanır. Meselâ; susuzlukla su içmek, bunun kesilmesiyle ölüm, ilâç ile şifa bulmak, gibi ilişkilerin sonuçları kaçınılmaz değildir. Bunların birbirine bağlılığı, Allah'ın takdirinden dolayıdır. Ve Allah kendi kudretiyle İsterse bunları yaratmayabilir (Gazâlî, Tehâfütü'l-Falâsife, s. 85)

Eserleri ortaçağda Lâtinceye çevrilen Gazâlî, el-Gazel adıyla meşhur olmuştur. Özellikle yukarda değindiğimiz sebeplilik konusunda Ockhamli William, Nikola ve Peter gibi Hıristiyan filozofları etkilemişti. Bunun yanında Gazâlî, bilhassa Endülüslü İki filozof olan Ibn Rüsd ve Ibn Tufeyl tarafından ciddi şekilde tenkit edildi. Ancak Gazâlî, on birinci yüzyıldan günümüze kadar ehl-i sünnet akidesinin sağlam bir şekilde devam edip gelmesinden ve tasavvufta İlmî otoritesiyle kendini daima hissettirmiştir. Zamanımızda da Kelâm, Fıkıh, İslâm Hukuku, Tasavvuf, Ahlâk ve Felsefede önemli yerini muhafaza etmektedir.

Etiketler : ramazan , ramazan özel , ramazan hakkında , islam , islam alimleri , islam alimleri hakkında , islam alimlerinin hayatı , İmam-ı Gazali , İmam-ı Gazali hakkında , İmam-ı Gazalinin hayatı ,

Yorumlar


Yorum Yap

İlgili Son 10 Haber

(c) 2008 Her Hakkı Saklıdır, Ramazan , Ramazan Ayı - ( Ramazan Bayramı Hakkında Herşey )